20 Mayıs 2008 Salı

sokak

şu ahşap taburede oturmuş onu bekliyorsun, yedi ay sonra aynı yerde... yüzün öyle dağınık, ellerin kenetli... korkuyorsun, kalp atışlarını iki masa öteden duyabiliyorum.
altıbuçuğu geçti, bunu bilmek için saate ihtiyacın yok. gecikti, hep gecikir. garson gelip bir şeyler söylüyor, başınla reddediyorsun, cevap verecek gücün yok. taburenin ucuna ilişmişsin, sağ bacağın geriye doğru kıvrık, parmak uçlarından kuvvet alıyor, ürkmüş bir kedi gibi, her an kaçmaya hazır... korkuyorsun, kalp atışlarını iki masa öteden duyabiliyorum.
yediye geliyor ve bunu bilmek için saate ihtiyacın yok. onu düşündüğün mevsimleri saymaya koyuluyorsun; sonbahar, kış, ilkbahar,... yedi mevsim... tanıştığınız günü anımsamaya çalışıyorsun, neredeyse imkansız ama olsun, bu seni bir müddet oyalıyor.
derken, gülümseyerek geliyor. koştu belki, nefes nefese... minik topuzundan kurtulan saçları uçuşuyor, pırıl pırıl... gözün yanağındaki lekeye takılıyor yine. kusurlar... insanın gözü hep kusurlara takılır ve onca "güzel" dururken onları tutar zihninde...
işten konuşuyorsunuz, ortak arkadaşlarınızdan, "çok bekletmedim umarım?!"... önemsiz bir dolu şey...

sessizsin, ellerin kenetli, heyecanlandın, kalp atışlarını iki masa öteden duyabiliyorum.
bir ara kaybettiği küpelerden dem vuruyor, hani beraber aldığınız... önemsememiş gibi davranıyorsun ama üzüldün, bir çift küpeye sahip çıkmak ne kadar zor olabilir ki?! "onları hiç sevmemiştin zaten." diyorsun. bunu karşı çıkması için söyledin ama susuyor, pişman oldun
.
sekizi geçti ve bunu bilmek için saate ihtiyacın yok. "gitmem gerek." diyor. hiçbir şey söylemedi, sormadın sen de... gidiyor...

"görüşürüz!" dediniz birbirinize, görüşmeyeceğinizi bile bile...
darmadağınsın şimdi, kırık kırık... iki masa öteden duyabiliyorum...

Hiç yorum yok: