bazı günler, ama nadiren, -ne kadar bilsem de ertesi gün yine berbat hissedeceğimi- saçma bi mutlu oluyorum...
mutludan ziyade -çünkü "mutluyum" demek iddialı bi laftır ve aslında "mutluluk" başlıbaşına büyüktür zaten...- umutlu oluveriyorum...
"bu kökünden kestiğin tırnakların uzayacak, ne var ki!" diyorum kendi kendime...
sonra, "bu t-shirt ne çok yakışıyormuş bana" diyorum, aynadaki aksime bakarken, "bak, saçların da uzadı zaten, hatta kabarıyorlar bile"...
doymak sarhoşluk etkisi yaratıyor... "ne yedik yahu!" diyip, karnımı sıvazlıyorum arkama yaslanırken...
"haftaya bugün..." başımı sola yatırıp hafifçe, tavana bakarken; "haftaya bugün, başka bi şehirde güneşleniyor ve 'chicago'ya ayaklarımla ritm tutuyor olacağım" diye düşünüyorum...
sonra, "bu merdiven yanlış çizilmiş yahu!" diye hayıflanıyorum, hemen geçiyor ama...
esniyorum keyifle, bi şarkıya eşlik ediyorum, nakaratını dahi bilmeden...
ofisten çıkarçıkmaz yeni gözlüklerimi takıyorum, koccamanlar...
tüh! dolmuşta da yer yok, e olsun...
ooooooo 5 dark alana bi bardak hediye, "olley!!"
bir miktar sudoku, bir adet scrubs ve bikaç telefon konuşması, biraz dedikodu, bir tatlı azar, öptüm, byby...
hiçbi sebebi yok bu günlerin, uyanılan sabahın dahi kendinden haberi olduğunu sanmıyorum. ama iyi, lazım dahası...
saat onikibuçuk, yatarım az sonra ve sabah nasıl uyanırım bilinmez...
ama hayat karamelli dondurma gibi şimdi, içinde kahve parçacıkları olan...
15 Ağustos 2007 Çarşamba
13 Ağustos 2007 Pazartesi
yastığımın yüzü...
"bi dilek tut!" dedim leyla'ya dün ortaköye giderken...
sonra kendim de tutmak istedim,
bulamadım...
bir dileğim olsun istedim, ihtimeliyle avunabileceğim...
bulamadım...
hep tuttuğum bi dilek vardı onu hatırlamak istedim,
hatırlayamadım...
hayatımın tastamam olduğunu düşünmek istedim,
inanamadım...
leyla da yetişemedi köprüye zaten, yürüdük gittik...
yedik, içtik, konuştuk...
bi dolu keyifsiz söz söyledim gene, bazen çok koyveriyorum kendimi...
döndük sonra,
"bu sefer unutma!" dedim leyla'ya, "dilek tut!"
ben de bişeyler istedim telaşla, çok öte bi zaman için, çok doneli bişey gelebildi ancak aklıma...
'yarın onu görmeyi' dileyebilirdim oysa...
ya da,
onu bir daha hiç görmemeyi...
yaşadığım an için zerre heycanım olmadığını, "bugün"e hiç inanmadığımı farkettim...
kötü bu...
ne çok severdim ben dilek tutmayı...
her kayan yıldızda...
şimdi,
başımı kaldırıp gökyüzüne bakmak dahi gelmiyor içimden...
sonra kendim de tutmak istedim,
bulamadım...
bir dileğim olsun istedim, ihtimeliyle avunabileceğim...
bulamadım...
hep tuttuğum bi dilek vardı onu hatırlamak istedim,
hatırlayamadım...
hayatımın tastamam olduğunu düşünmek istedim,
inanamadım...
leyla da yetişemedi köprüye zaten, yürüdük gittik...
yedik, içtik, konuştuk...
bi dolu keyifsiz söz söyledim gene, bazen çok koyveriyorum kendimi...
döndük sonra,
"bu sefer unutma!" dedim leyla'ya, "dilek tut!"
ben de bişeyler istedim telaşla, çok öte bi zaman için, çok doneli bişey gelebildi ancak aklıma...
'yarın onu görmeyi' dileyebilirdim oysa...
ya da,
onu bir daha hiç görmemeyi...
yaşadığım an için zerre heycanım olmadığını, "bugün"e hiç inanmadığımı farkettim...
kötü bu...
ne çok severdim ben dilek tutmayı...
her kayan yıldızda...
şimdi,
başımı kaldırıp gökyüzüne bakmak dahi gelmiyor içimden...
7 Ağustos 2007 Salı
kaldırım serçesi
oturmaktan sıkılıyorum,
kalkıp yürümeye başlıyorum,
bu sefer de düz yolda yürümekten sıkılıp ilk sağa dönüyorum...
sağda ne var?
hiçbişey...
"nereye gidiyordum ki?!" diye soruyorum kendime...
unutmuşum...
hatırlamak neredeyse bir dakikamı alıyor.
ben nereye gittiğimi unutuyorum yürürken, hep onun yüzünden!
sonra yürümekten de sıkılıyorum,
"gitmeyiversem?!" diyorum kendime, "o gittiğim yere gitmeyiversem..."
gidiyorum ama...
ah madam,
tek kelimesini dahi anlamıyorum söylediklerinizin, ama içime işliyor sesiniz...
dinlediğim müzikler, kulağımda patlayan onca davul, bas ve flüt yetmiyor beni "iyi" etmeye, yediklerim, içtiğim rakılar, hatta yanında yediğim kavun bile...
göğüs kafesimde bi yer var, tam dördüncü kaburgaların kavuştuğu yer...
bazen, bir anda ve en olmadık zamanda, bomboş kalıveriyor altı ve aldığım hiçbir nefes işe yaramıyor...
epey acıyor canım, kirpik diplerime kadar hissediyorum...
zehrim dokunduğum herşeye bulaşıyor,
minicik bir saksı çiçeğini bile yaşatamıyorum...
daha kaç fesleğen öldürmem gerek?
kalkıp yürümeye başlıyorum,
bu sefer de düz yolda yürümekten sıkılıp ilk sağa dönüyorum...
sağda ne var?
hiçbişey...
"nereye gidiyordum ki?!" diye soruyorum kendime...
unutmuşum...
hatırlamak neredeyse bir dakikamı alıyor.
ben nereye gittiğimi unutuyorum yürürken, hep onun yüzünden!
sonra yürümekten de sıkılıyorum,
"gitmeyiversem?!" diyorum kendime, "o gittiğim yere gitmeyiversem..."
gidiyorum ama...
ah madam,
tek kelimesini dahi anlamıyorum söylediklerinizin, ama içime işliyor sesiniz...
dinlediğim müzikler, kulağımda patlayan onca davul, bas ve flüt yetmiyor beni "iyi" etmeye, yediklerim, içtiğim rakılar, hatta yanında yediğim kavun bile...
göğüs kafesimde bi yer var, tam dördüncü kaburgaların kavuştuğu yer...
bazen, bir anda ve en olmadık zamanda, bomboş kalıveriyor altı ve aldığım hiçbir nefes işe yaramıyor...
epey acıyor canım, kirpik diplerime kadar hissediyorum...
zehrim dokunduğum herşeye bulaşıyor,
minicik bir saksı çiçeğini bile yaşatamıyorum...
daha kaç fesleğen öldürmem gerek?
30 Temmuz 2007 Pazartesi
monkey & bear *
25 Temmuz 2007 Çarşamba
17 Temmuz 2007 Salı
sözlü
öylece duruyordum…
sırtımı duvara güvenle dayamış, düşüncelerim arasından birini seçemeden, sessizce, öylece duruyordum…
başım biraz sıkıştı mı, konuşulanlar canımı sıktı mı kapatırım kendimi tuvalete, işte tam da böyle bi an… söylenenleri düşünüyorum, anlam vermeye çalışıyorum kimisine… birden tırnağı kırılan ve ojesi kazınan işaret parmağıma takılıyor gözüm, bu kırmızılı eller onu getiriyor aklıma… aynadaki aksime bakıyorum, ayna eski ve sırı kazınmış, lekelerin arasından iyiden iyiye bedbaht görünüyor yüzüm, kötü bi fotoğraf gibi…
garip bir ses…
tuvalet penceresinden bir kuş giriyor içeri, cinsi ne? bilmem… hiç anlamam ki kuşlardan, yaprağına bakıp ağacın ne ağacı olduğunu da söyleyemem mesela, coğrafyam da kötüdür zaten ve ben “kötü”yümdür aslında…
neyse…
kuş, -diyelim ki güvercin- elime konuyor, irkilmiyor, şaşırmıyorum bile…
birkaç kelime bişeyler söylüyor hızla, tam anlamıyorum, “zaman”, “yeşil” ve “rüzgar” kelimeleri seçilebiliyor aradan… hiçbir anlamı yok ki bunların, anlamlı bir cümle bile oluşturamazlar…
minik gagasıyla işaret parmağımdaki kırmızılığı biraz da o kemiriyor, sırı kazınmış, eski aynadaki aksime bakıyorum… tam bu sırada “bir daha çıkma karşıma” diyip birden klozete dalıyor güvercin(!), kayboluyor…
öylece duruyorum…
sonra,
aynadaki aksime bakıyorum, “bir daha çıkma karşıma” diyorum ve hızla çıkıyorum, gürültüyle kapanıyor kapı ardımdan…
sırtımı duvara güvenle dayamış, düşüncelerim arasından birini seçemeden, sessizce, öylece duruyordum…
başım biraz sıkıştı mı, konuşulanlar canımı sıktı mı kapatırım kendimi tuvalete, işte tam da böyle bi an… söylenenleri düşünüyorum, anlam vermeye çalışıyorum kimisine… birden tırnağı kırılan ve ojesi kazınan işaret parmağıma takılıyor gözüm, bu kırmızılı eller onu getiriyor aklıma… aynadaki aksime bakıyorum, ayna eski ve sırı kazınmış, lekelerin arasından iyiden iyiye bedbaht görünüyor yüzüm, kötü bi fotoğraf gibi…
garip bir ses…
tuvalet penceresinden bir kuş giriyor içeri, cinsi ne? bilmem… hiç anlamam ki kuşlardan, yaprağına bakıp ağacın ne ağacı olduğunu da söyleyemem mesela, coğrafyam da kötüdür zaten ve ben “kötü”yümdür aslında…
neyse…
kuş, -diyelim ki güvercin- elime konuyor, irkilmiyor, şaşırmıyorum bile…
birkaç kelime bişeyler söylüyor hızla, tam anlamıyorum, “zaman”, “yeşil” ve “rüzgar” kelimeleri seçilebiliyor aradan… hiçbir anlamı yok ki bunların, anlamlı bir cümle bile oluşturamazlar…
minik gagasıyla işaret parmağımdaki kırmızılığı biraz da o kemiriyor, sırı kazınmış, eski aynadaki aksime bakıyorum… tam bu sırada “bir daha çıkma karşıma” diyip birden klozete dalıyor güvercin(!), kayboluyor…
öylece duruyorum…
sonra,
aynadaki aksime bakıyorum, “bir daha çıkma karşıma” diyorum ve hızla çıkıyorum, gürültüyle kapanıyor kapı ardımdan…
aracafe / haziransonu'07
mevsim etiği
ben baharı severim, her ikisini de... onlar da beni severler eksik olmasınlar... ama bu kaltak yazla anlaşamıyoruz... yine okudu canıma... çok sıkıldım... ne yastığımdan başımı kaldırmak, ne çalan telefonu açmak, ne de çalmayan telefonuma hayıflanmak istiyorum artık, onu düşünmek, kendime kızmak, bir başkasını özlemek ve daha başkasından kaçmak da istemiyorum... bi yerlere gitmek, bişeyler konuşmak, başka bişeyler dinlemek ve hatta daha fazla yazmak da istemiyorum...
yer yarılsa, ben o yarıktan içeri girsem ve o yer üzerime kapansa...
sıkıldımmmm!!
yer yarılsa, ben o yarıktan içeri girsem ve o yer üzerime kapansa...
sıkıldımmmm!!
10 Temmuz 2007 Salı
6 Temmuz 2007 Cuma
insan türü
seni düşününce, kaval kemiğimi masanın destek yerine vurduğumdaki gibi acıyor canım, içime işliyor... delice küfrediyorum, bağırıp-çağırıyorum... sızı hafifliyor, zamanla geçiyor... ama şiddetine göre darbenin, bazen iz kalıyor... iyi bu, yara-bere içindeki bacaklarıma baktıkça seni hatırlıyorum ve "aynı hatayı tekrarlamayacağım" diyorum kendi kendime...
30 Haziran 2007 Cumartesi
metro
çok zor uyandım, gece de zor uyumuştum zaten. balkona çıktım ama dışarı bakmadım, hava çok sıcak, bir haziran sonu için fazla sıcak… dolabımın kapağını açtım, birkaç dakika rengarenk giysilerime baktım, beyaz t-shirtlerime takıldı gözüm, sonra beni ilk kez öptüğün gün giydiğim askılı bluzu giydim, altına da kot pantolon… kahve yaptım kendime ve fazla oyalanmadan çıktım evden, hızlı adımlarla yürüdüm, nefes almayı güçleştiriyordu güneş, “keşke hiç çıkmasaydım” diye geçirdim içimden aynı anda yolun karşısında pardösülü bir kadın gördüm, nasıl katlanıyorlar aklım almıyor. sıradan bir gündü…
kapılar tam kapanırken attım kendimi trenin içine, bulduğum ilk boş yere ilişiverdim. nefesim düzene girince, “çok sıcak!” dedi yanımda oturan kadın, orta yaşlı, kemikli, bembeyaz bir yüzü vardı, üzerine yeşil bir gömlek giymişti. “evet” dedim yalnızca ve bu konuşma daha fazla uzamasın diye müzik çalarıma davrandım. telaşla; “ama bu mutsuz yüzün nedeni sıcak değil” dedi. şaşırdım, anlam veremedim ve biraz da öfkelendim, hiddetle baktım yüzüne, ama o yumuşacıktı, anlamsıca savunmaya geçtim; “mutsuz değilim ben!” dedim, bilgece güldü, “doğru” diye onayladı, “daha ziyade küskünsün…”. durağım olmadığı halde inmeyi düşündüm, ama insanım, merakıma yenik düştüm, “nasıl?!” diyebildim şaşkınlıkla, “çok mu üzüldün gerçekten?” diye sordu, cevap vermek için bir nefes aldım –ki aslında ne cevap vereceğimi bilmiyordum- araya girdi; “vazgeçmek için çok gençsin” dedi. “ama…” diyecek oldum, kesti sözümü, “çığlığını duyuyorum…”.
sonra çantasına gitti eli, “çok sıcak” diye sıkıştırdı araya ve krem rengi deri çantasından bir misket çıkardı, içindeki renk dalgası maviydi, elimi tutup avucumun içine yerleştirdi misketi, “yut bunu” dedi, “misketi?!” diyebildim şüpheyle, “evet, yaralarına iyi gelir” diye cevap verdi, ta içine baktım ela gözlerinin, çok anlamsızdı her şey ve ben korkmaya başlamıştım, bunu fark edince dudaklarını araladı ve ismini fısıldadı, senin ismini.
evirip çeviriyordum misketi, “hadi yut” dedi, “ama bol su iç üstüne, ben çok zor ilaç yutarım, biliyor musun” diye de ekledi. şaşkındım, çok saçma ama, “ben kolay yutarım, gerek yok” diyiverdim ve inanması güç olsa da, misketi, mavi misketi yuttum, şimdi olsa ne yaparım bilemiyorum. sağ eliyle sol dizime vurdu tasdik ederek, tekrar açtı çantasını, bu sefer minik bir şişe çıkardı, “likör?” diye sordu, “acıbadem”, ben de çantamdan termosumu çıkarıp, “bende de kahve var” dedim “sıcak”, “harika” dedi.
tam iki durak önce inmem gerekirdi, geç kaldım…
haziran '07
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


